YA YENİDEN YARATIRIZ TÜRKİYE’Yİ YA DA YIKILIRIZ…
İnancın ve güvenin çöktüğü, çökertildiği günlerden geçiyoruz. Türkiye ve Türk ulusu bütün vida ve somunları tek tek gevşetilerek bu noktaya getirildi. Dağılmaya, parçalanmaya, yıkılmaya hazır. Son ve ihtişamsız, sıradan bir sosyal olay, kimsenin beklemediği o dokunuş -ki Türk eliyle olacaktır- hiç umulmayan gürültüyü koparacak: Yıkılacağız. Bunu yüzyıldır bekleyenler var ve biz, bu belayı kendimiz ördük başımıza.
- Ne karamsar adamsın, niye bir diriliş, değişim ve doğuş değil de çöküş? O senin kendi çöküşün, diyenleri de duyuyorum. Keşke öyle olsa.
Sıradanlık insanların da, ulusların da sonunu getirir. Üretmeyen; sanat ve kültür, bilim ve ekonomi yaratmayan, hep aynı şeyleri yapan ama farklı sonuçlar bekleyenlerin durumu malumdur. Bu düzen değişmezse yaptığımız da malumun ilanından başka bir şey değildir.
İnsanlık onurunu, umudu, mutluluğu ve erdemi unutan, bunlar için kavga vermeyen uluslar da bireyler de yok olurlar. Umut ve mutluluk yaşamdan çıkar. Bir yerlerden borç alarak bunlara sahip olamazsınız.
Şeytan hep sıra dışı şeyler yapar. Ama şeytana kananlar hep aynı sıradanlığın esiridirler. Ahlak = insan onuru ve erdemi demektir. İnsan veya toplumlar ahlaklarını yitirdiklerinde birbirlerine inanç duymazlar: Güvenmezler. İnsan onuru yitti mi, sonrasının bir önemi yoktur. Yalan, yaşamın kendisi olur. Yalan her şeyi bitirir.
Özgürlük, haklar olmadan bir işe yaramaz. Hak ise sorumluluk olmadan geçerli değildir. Özgür, hakça ve sorumluluk bilinciyle yaşayan toplumlar geleceği kucaklarlar. Ahlaksızlık bunlarla yok edilir.
Özgürlük, hak ve sorumlulukla Türkiye için, ulusumuz için mücadele etmezsek, toplumsal sorumluluk duymazsak, yarın yoktur. Türkiye yeni bir toplumcu gerçekçilikle tanışmak zorunda. Yoksa…
Peki, ama bunları sadece birkaç kişi mi düşünüyor? Hayır. Size üç alıntı yapacağım. Birincisi, çok geç tanıdığım (öyle pişmanım ki) ama çarpılarak okumaya devam ettiğim Cumhuriyet aydını, ünlü mimarımız Doğan Kuban. Bizi, bize anlatmaya devam ediyor.
Diyor ki;
“İdeolojiler ne kadar parlak ve değişken olursa olsun, komünist, faşist, liberal, demokrat ya da dinci, imancı, kişiye karşı tavrın, ideolojik söylemlerle ilgisi olmayan, değişmeyen bir saygısızlıkla sonuçlandığına, kişi olarak insana saygısızlığın, söz ve şiddetten başlayarak, çok farklı biçimlerde sürüp gittiğine inanmak zorunda kaldım.
İNSANA VA YAŞAMA SAYGI
Son yüzyılın aydınlarının kötümserliği ile milyarların açlık hikâyeleri örtüştüğü zaman insanlık hissini yitirmemiş duyarlı insanlar karalar bağlıyor. Batı kültürü uygarlık teraneleriyle suçu kendi dışındakilere yüklemiş. Bugün dünyanın fakirlerini, Irak savaşını, Çin terörünü, insanların, hükümetlerin, polisin, güçsüzlere karşı tavırlarını, dünyanın neresinde olursa olsun izlediğimiz zaman insana ve yaşama saygının, çağdaşlığın ayrılmaz bir özelliği haline gelemediğini görüyoruz.
Gerçi böyle olduğunu Hintli ve Çinli düşünürler çok eski tarihlerde söylemişler. Fakat bugünkü iletişim dünyasında bunu her dakika izlemek olanağı var. Ve arkasından dövünseniz de, zorbalığın yanında olan, zorbalıkla yaşayan insanlar, gruplar ve toplumlar var. İran seçimi yeni bitti. Sincan olayları devam ediyor.
Bireyciliğe kesinlikle inanmış bir yazar olar Gide komünizm ve bireycilik arasındaki karşıtlığı nasıl çözeceğini bilemediği bir sırada yardımına Antoine De Saint Exupery’nin yetiştiğini söyler. Onunki basit bir formüldür. Antoine De Saint Exupery “İnsanın mutluluğu özgürlükte değil, fakat sorumluluğun kabulündedir,” der. Gide’nin söyledikleri insana saygılı aydında, Türkiye bağlamında da, bazı gerçekleri de yansıtıyor. Ve bize özgür olduğumuz oranda sorumlu olma yükünü de getiriyor.
SORUMLULUĞUN ÇÖKÜŞÜ
Özgürlüğün sorumluluk taşımayı içerdiğini vurgulayarak, bu sorumluluğun toplum yaşamında neredeyse unutulmuş olduğunu ve ahlaksızlık düzeyine ulaştığını vurgulamak istiyorum. Sorumluluk, yaşamı sorgulamaya başladığınız zaman çalışan bir mekanizmadır. Düşünce özgürlüğünün henüz gelişmediği bir sözde demokraside, ‘özgürlük ne işe yarar?’ diye düşünebiliriz. Fakat özgürlüğün gerektirdiği sorumluluk ne kadar önemli ise özgürlük için gösterilecek çabayı yönlendiren sorumluluk da o denli önemli.
Bu sorumluluk hissi, temelde insan kimliğine saygıdan kaynaklanıyor. O da yaşama saygının bir uzantısı. Onun da temelinde var olmak ve varlık var. Doğal olarak, sıradan insanın yaşamında bütün bu felsefi düşünceler yer almıyor. Ama ‘karıncayı ezmez’ gibi bir tavrın ya da bir fakire, bir hastaya, bir ihtiyara yardım etmenin arkasında varlığın yaratılmasına uzanan bütün zincirleme ilişki var. Ne var ki dinsel inançlar, felsefi yorumlar ve ideolojiler bir yandan yaşama saygıya temel olurken bir yandan insana saygısızlığı körükleyen davranışlara neden olabiliyorlar.
Biz cehaletin yarattığı bir yalan dünyasında yaşıyoruz. Söylendiği zaman kimsenin reddedemeyeceği insanlık ve ahlak dışı fakat sorumluların ve aydınların sözünü etmedikleri sayısız olgu var. Söz edildiği zaman ise bunun dile getirilmesinden, yorumundan korkan kör, sağır ve dilsiz bir adam türü yarattı yaşadığımız dünya. İnsan yaşamına, doğru bellediğimiz davranışlara uzanan ve neredeyse doğal bir statü kazanan kuralsızlık ve ahlaksızlık giderek artıyor.
KENDİ TOPLUMUMUZU SORGULAYALIM
Yüzde altmışı yasadışı yapılarda oturan bir toplum sorumsuz mudur, çaresiz midir? Yasadışı mıdır? Ahlaklı sayılabilir mi? Yılda 2 milyar dolar elektrik kaçıran bir toplum ahlaklı mıdır, yasadışı mıdır? Ulusun kan damarına yapışmış bir sülük gibi kanını emen sıcak para, kara para denen açık sömürüye vurdumduymaz bir toplum sorumlu mudur, ahlaklı mıdır? Çaresiz midir?
Liselerinden birinci çıkıp üniversiteye giremeyen, üniversite sınavlarında on binlercesi (0) çeken lise mezunları üreten bir toplum sorumlu mudur? Çaresiz midir? Aptal mıdır?
Bütün bunları seyrederek politik yaşamlarını sürdürenler ahlaklı mıdır? Yasadışı mıdır? Çaresiz midir? Bütün bunları ve daha binlercesini tanık olup sesi çıkmayan gazete sayfalarını dolduran laf ebeleri ahlaklı mıdır? Çaresiz midir? Ekonomik denetimsizliğin ve yasasızlığın hesabını tutmaktan kaçınan ya da tutamayan allameler, sorumlu mudur? Çaresiz midir? Ahlaksız mıdır?
Dünyanın en güzel ülkelerinden birinde oturup onu kirleten, soyan, doğasını ve tarihini tahrip eden ve sabahtan akşama kadar şikâyet eden, fakir ve cahili bol, dünya çapında zengin holdingleri olan, sokakları, çarşıları, tatil yerleri dolu, tıbbı ileri fakat hastanesi az, üniversitesi çok, okumuşu sınırlı, camisi ve kahvesi çok, okulu az bu toplum sorumsuz mudur? Çaresiz midir? Aptal mıdır?
Kurtuluş Savaşı denen eşsiz mücadeleden, bugünkü Cumhuriyeti çıkarmış, okuma yazma bilmeyen köylülerden iktidarlar yaratmış bu mucize devlet bu kadar çok olumsuzluğu barındırıp yine de yaşamaya devam ediyorsa, dinamizmi ve yaşam gücü yadsınamaz.
Yasasızlık, kuralsızlık, vurdumduymazlık, nemelazımcılık ile dolu bu dünyadan yakınanların her köşe başını tuttuğu toplumsal yaşamımızda güveneceğimiz güç yine bu dinamizm ve toplumsal potansiyeldir. Olasılıkla binlerce yıldan bu yana dile getirilen, insanın temelde iyi olduğuna ilişkin sonsuz eski bir inanç da geleceğe güvenle bakmak için bir dayanaktır. Fakat ‘Bana ne!’ davranışı kuşkusuz bir uygarlık ifadesi değildir.” [1]
İkincisi de hayranlıkla izlediğim bilim insanımız, aydınımız Prof. Dr. Celal Şengör. “Çökmekte Olan Toplum Emareleri” başlıklı yazısında ki saptamaları şöyle;
“Çökmekte Olan Toplum Emareleri
Bilgisayarıma internetten bir mesaj geldi: Arkeologlar Derneği kapanma tehlikesiyle karşı karşıyaymış. 1986’da Jeoloji Kurumu bazı sivri akıllı üyelerinin oyuyla fazla burjuva olduğu gerekçesiyle kendi kendini kapatmıştı! (Fıkra gibi geliyor, değil mi?) Bugün Jeomorfoglar Derneği’nin bir tek adı kaldı, kendisi fiilen yok.
Toplumbilim kurumlarını istemiyor. Zaten toplumumuzun yarıdan çoğunun bilimden çok din kitaplarına inandığı yakında yapılan sosyolojik bir saha çalışmasıyla ortaya çıkmıştı…
Sosyolojik saha araştırmasından çıkan en önemli sonuç, toplumun bireylerinin birbirine güvenmemesidir. Uzun zamandır çevremdekilere şu gözlemimi aktarıyorum: Dünyada pek çok toplum içinde çalıştım; üstelik muhtelif milletlerin köylüsünden kralına kadarını tanıdım. Hiçbir yerde Türkiye’deki kadar insanların yalan konuştuğunu görmedim. O kadar ki, geçenlerde bir gazeteci dostuma bana verilen bir sözün tutulmadığını bildirirken, «Zaten beklemiyordum» dediydim, «bu ülkede bir kişinin verdiği sözü tutmasını beklemek, akrepin sokmamasını beklemek kadar gayritabii olmuştur.» Bu hem yalanı söyleyenin aptallığını, hem de karşısındakine en küçük bir saygı duymadığını göstermektedir. Karşısındakine saygı duymamasının nedeni, kendisine olan saygısının sıfır olması, kendisinin de hiç kimseden saygı beklememesidir…
Roma İmparatorluğu insan uygarlığının ilk büyük dünya devletiydi ve yarattığı Pax Romana (Roma Barışı) ile geniş sınırları içerisinde yaşayan insanlara uygar bir yaşam imkânı vermişti. Roma’da şehirler temiz ve güvenceli, şehirler arası yolculuk devrin teknolojik imkânlarına göre rahat ve emindi. Postaya ve nakliye imkânlarına güven tamdı.
Ancak imparatorluk sınırlarına dayanan barbarların imparatorluğun ekonomik gücünü kemirmesi, bunun sonucu bir cahiller sınıfının oluşması ve sonunda bu cahiller sınıfına Ortadoğu’dan ithal edilen ve kendini tanrının oğlu zanneden bir meczup tarafından yaratılan zırva bir düşüncenin egemen olması, Edward Gibbon’un daha on sekizinci yüzyılda göstermiş olduğu gibi, muhteşem Roma’nın sonunu hazırladı.
Tüm ortaçağ tarihi Roma’nın yavaş yavaş çöküşünün tarihidir. 1453’de İstanbul’u fethini biz Önasya Türkleri, Orta Çağ’ın sonu sayarız. Sırf bu açıdan, Roma’nın resmen ortadan kalktığı tarih olması bakımından, bu kabulde bir haklılık yanı vardır. Ama insan toplumunun düştüğü belki de en alçak düzeyi temsil eden Avrupa ortaçağı’nın bitişi olan Rönesans, gerçek bir yeniden doğuştur. Rönesans her şeyden önce insan onur ve haysiyetinin, insan aklının ve marifetlerinin öne çıktığı bir dönem olarak yepyeni bir çağı müjdelemiştir.
Bugün benim ülkemde gördüğüm şey ise, Roma’yı kemiren Ortadoğu masalının bir başka şeklinin peşinde halkımın nasıl giderek insan onur ve haysiyetinden uzaklaştırıldığı ve Avrupa ortaçağına benzer bir cehalet ve pespayelik ortamına itildiğidir.”[2]
Ve, mahalle baskısı araştırması yaptı diye başına gelmedik iş kalmayan bilim kadını Prof. Dr. Binnaz Toprak. İhlas Holding tarafından yapılan “Güzel Şehir” villa evler sitesinde yok edilen havuzla ilgili diyor ki Milliyet gazetesi 1 Ağustos 2009 Cumartesi günü;
“Bahçeşehir Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Binnaz Toprak, Güzelşehir’deki havuz probleminin, Türkiye’nin yaşam tarzı açısından ne kadar bölündüğünün göstergesi olduğunu belirtti. Toprak, “Herhalde herkesin kurtarılmış bölgesi olacak, izole bir şekilde oralarda yaşayacağız” dedi.
Açık Toplum Enstitüsü’nün desteğiyle geçen yıl Toprak’ın sorumluluğunda yapılan “Türkiye’de Farklı Olmak – Din ve Muhafazakârlık Ekseninde Ötekileştirilenler” adlı araştırmada çıkan, “muhafazakâr kesimin de mahalle baskısı uyguladığı” yorumu tartışma yaratmıştı.
“Öyle bir efsane var, muhafazakârlar üstünde laikler baskı yapıyor. Ama, bunun tersi de söz konusu. Birtakım yerlerde mini etekle dolaşamazsınız. Hatta kısa kollu bile gezilemeyecek yerler var. Giderek daha keskinleşiyor. Eskiden bu kadar keskin değildi. Daha iç içe yaşanılıyordu. Hatta sınıflar arasında bile bu kadar yoktu. Herhalde herkesin kurtarılmış bölgesi olacak, oralarda yaşayacağız bundan sonra. İslami kesimin gittiği siteler, alışveriş merkezleri, laiklerin gittiği siteler gibi... İzole şekilde yaşayacağız.”
“Yaşam tarzları o kadar farklı ki, ne İslami kesim gözlerinin önünde bikiniler giymiş insanların havuza girmesine tahammül ediyor... Ki, bu da önemli. Çünkü, bugüne kadar hep laik kesimin İslami kesim üzerindeki baskısından bahsediliyordu. Tersini pek kimse görmüyordu ama tabii ki mevcut. Laik kesimin sitesinde de birisi haşemayla girse, orada da kıyamet kopar.
Bu, Türkiye’nin yaşam tarzı açısından da ne kadar bölündüğünün göstergesi. İnsanların bir arada yaşamasının giderek güçleştiğinin göstergesi. Bunu söylediğinizde, insanlar ‘Yok canım, bütün bunlar elitlerin kafasında, halkımız pekala yan yana gelip güllük gülistanlık yaşıyor’ diyor. Ama, pek böyle değil açıkçası. Karışık yaşam tarzları yok. Sitenin birtakım insanlar rahatsız oluyor diye havuzu süs havuzuna çevirememesi lazım. Başında ilan eder, ‘Burası süs havuzu der’, siz de ona göre karar verirsiniz. Burada hukuki bir olay, bir kandırmaca da var. Eğer dava açarlarsa kazanırlar diye düşünüyorum.”[3]
Bu noktada Türk aydını, hep yaptığını yapar. Ya sahibinin sesidir, ya rüzgârgülü. Ama artık son göründü.
Türkiye’nin borçlanma ekonomisinin sonu göründü.
Dışa bağımlılığın sonu göründü.
Eyyamcılığın sonu göründü.
Hıncal Uluç gazetecilik yapın diye yazdı.
Yanıtlardan gazeteciliğin sonu göründü.
Şimdi, tam zamanı yiğit olmanın.
Şimdi, tam zamanı, meydanların dile gelmesinin.
Yeni, yepyeni başlangıçların zamanı.
Gelinciklerin zamanı.
Şimdi değilse ne zaman?
Kimseden mesaj beklemeyin.
Gelmeyecek.
Mesajı siz vereceksiniz.
Ya Türkiye’nin, bu ulusun, “özgürlüğünü”, “hakkını”, “toplumsal sorumluluğunu”, “gerçeklerini”, “AHLAKINI”, yeniden yaratırız. Yıkarız bu yeni denilen meskeneti. Ya da yıkılır başımıza tarih, ezer geçer hepimizi.
Tuncay Özkan
Yeni Parti Genel Başkanı
[1] Doğan Kuban, Bilim Teknoloji, Yıl 23, Sayı 1167, 31.07.2009
[2] Celal Şengör, Bilim Teknoloji, Yıl 23, Sayı 1167, 31.07.2009
[3] Milliyet gazetesi, 01.08.2009

