e-posta atın


HEEYY! ORADA KİMSE YOKMU?


İnsanların tamamı aynı kökten gelir. Yani ‘Irk’ yoktur. (Bu konuda yazımın sonunda bir okuma metni bulacaksınız) Doğal, tür ayrımı insanlar için geçerli değildir. Yani insanlar örneğin, Türkiye’de doğduklarında, Türk olarak doğmazlar. Amerika’da doğduklarında Amerikalı doğmadıkları gibi. Onlara ne oldukları, ne olmadıkları sonradan öğretilir. Bu tarihsel, kültürel, sosyal aidiyeti oluşturur. Biyolojik olarak var olan insan, bu aidiyetler ve eğitimiyle insan olarak yerini, duruşunu, tutumunu, dost ve düşmanını, amaç ve araçlarını, yolunu belirler. Bu tarihsel kök ve ırk seçimi: Bizi; kültürel kimliğimizi tayin eder. Dil, inanış, mülkiyet, gelenek, tutum ve davranış kümelenmeleri bu yolla yerleşir. İslam, Hıristiyan,Yahudi, Budist olmayı öğreniriz. Birey, topluluk, halk, ulus, devlet, dünyalı olmakta öğrenilir. Türk olmak kültürel tercihtir öğrenilir. Tarihi buluşmadır: Bir coğrafyanın, bir araya getirdiği insanların ortak bilincinin ve kültürel yetkinliğinin ulaştıkları bilgi düzeyinin sonucudur.


 


Türkiye bu pek çok neden sonuç ilişkisinin yarattığı bir ortak kültürdür. Kendilerini Türk hisseden pek çok başka kültürün ortak tanımıdır. Halkların birlikteliğini oluşturan millet buluşmasının, ulus olma doruğudur. Bunu başaran, başarabilen ender kültürlerden biridir Türkler ve Türkiye. Bunun için ortak tarihi geçmiş, ortak coğrafya, birlikte üretilen sanat, kültürel ve bilimsel değerler, acılar ve mutlulukların birlikteliği, gelecek için umut ve mutluluk arzusu, hedefi, ülküsü, yoldaşlığı, birlikte olmak için siyaset, hukuk, felsefe üretimi yapmak gelir.


 


Türkiye Cumhuriyet’i; Eyalet, federasyon, gevşek ve otonom bölgesel yönetimler, özerk yapılar vb.pek  çok uygulamanın birikimini kendisine aktaran Osmanlı Devleti üzerine kuruldu. Daha yüzyıllık yolculuğunu tamamlamadı. Osmanlı birlikte olmak isteyen ya da zorla bu isteğin kabul ettirildiği 32 milyon km2’lik bir coğrafyayı ve üzerindeki kültürel ayrımları bir arada tutma becerisini uzun zaman sürdüremedi. İçinden 34 ayrı yeni-eski kültürel birlik çıktı ve bunlar devlet oldu. Osmanlı yapısı, kendini özde oluşturan tarihi tercihe: Türklüğe dönüştü ve elinde kalan, daha doğrusu bir büyük kurtarıcı ve dahi olan Mustafa Kemal ATATÜRK’ün açtığı yolda elde tutmayı başardığı 786 bin km2. Coğrafi alanda bugün 71 milyon insanla varlığını sürdürebilme mücadelesi veriyor.


 


Türkiye ve Türk kelimeleri, kendilerini aynı vatan, aynı namus (Doğa ve ortak kültürel geçmiş ve gelecek), aynı ahde vefa (ulus olma) birlikteliğine ait sayan büyük örgütlenmeyi tanımlıyor. İnsanlar bu örgütlenme altında kendi aidiyetleriyle varolma şansını ve mutluluğunu sürdürüyorlar. Daha ne kadar?


 


Türkiye ve Türk kavramlarının yurttaşlık   bağıyla kendisine bağlı  saydığı, kürt kültürü ve varlığı (Türkiye bütünün %8-10(max)oluşturuyor.)adına savaştığını söyleyen ve Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan hemen önce ve sonrasında 23.kez ayaklanan gruplar eliyle büyük anlaşmaya (ahde vefa) karşı çıkıyor. 23 ayaklanmanın 23’ü de siyasi,ekonomik ve dış birlikteliklerin, yeni Türkiye Cumhuriyet’ini istememeleri ve bununla mücadelesi bağlamında gerçekleşiyor. PKK grubunun terör faaliyeti de böyle. İngiliz, Amerikan, Rus, Çin, Fransız, Alman kültürel birliktelikleri kendi çıkarlarını korumak, geliştirmek ve 100 yıl önce kendi isteklerine karşı durarak; savaşarak ve kazanarak kurulan, tarihin en önemli coğrafyasını Türkiye’yi yönetmek istiyorlar. Bunun eskisi ve yenisinin ortak adı emperyalizmdir. Bu canavarı doğarken yenen bilincin adı Türkiye ve Türklüktür. Bunu başaran ulus Türk ulusudur. Bunu yaratan siyasi irade Mustafa Kemal ATATÜRK adlı önderin adıyla anılan Atürkçülüktür.


 


Emperyalizme karşı varoluş; özgür, bağımsız, eşit, çağdaş ve kültürel gelişimini yani varlığını; gelecekte de olma arzu ve isteğini devlet yaratarak; organize olarak sürdürme bilincidir: kazanımıdır. Daha açık bir anlatımla insan olarak doğan, ama insan olmayı başaran kültürlerin içinde, var olma  kazanımıdır. Bugün Birleşmiş Milletler Devletlerine göre bir ulus yapılandırmasında  %25-30 arasında kültürel bütünlük oluşturamayan topluluklar, azınlık sayılmamaktadır. Ayrıca kurucu antlaşmaların kabulü anlaşmalarında Türkiye için Lozan, azınlık sayılmayan topluluklar da azınlık sayılmıyor. Uluslararası hukuk böyle. Türkiye iç hukuku acılı bir süreçten sonra faşizmi yenerek, azınlık oluşturmaktan uzak ama topluluk olan Kürtleri dil, kültürel gelişim noktasında anayasal eşitlik yurttaşlık düzeyinde önemli bir hak kullanımı noktasına taşıdı. Ama bu emperyalizmin ve geliştirdiği Kürt faşizminin araç kılınarak Türkiye ve Türk bütünlüğüne karşı parçalayıcı saldırısını daha da arttırdı. Ulusların konuşmaya başladığında, başlarına felaketler getirecekleri ayrılık senaryoları tartışılıyor. Hem de inanılmaz ağızlarca. Bunun nedeni de ‘yılgınlık’. Türkiye ve Türk’ü daha  100 yıl olmadan dağıtma, parçalama, bütünü ayrıştırma ve küçük kültürel etnik yapılara ayırma konuşmalarının nedeni Türk yönetenlerinin  bir kısmının yanlış bir tahlille yaşananların nedenini anlamadan verdikleri mücadeleden ‘usanmış’ olmalarıdır. Türk tarihinin önemli hastalıklarının başında bu ‘usanma’ gelir. Oysa aklın da, bilimin de felaketi usanmaktır. Usanmak Türkiye’nin felaketi olmak üzeredir. AKP iktidarı, Türkiye’nin çağdaş ortak değerlerini ayrışmaya dönüştürdü. Şimdi elimizdeki en büyük ortak değeri, ulusu ve devleti parçalayarak adımlar atılıyor. Yurttaşlık ortak kimlik. Ama bu yetmiyor AKP’ye. Çok büyük felaketlere neden olacak bir yolculuğu başlattılar.


 


Onun için yazının başlığında ‘Heeyy ! orada kimse yok mu’ diye bağırmak gereğini duydum. Türkiye AB’nin değil , “Balkanize” olma, yani çözümsüzlüğün, kaosun içine yol alıyor.


 


Sokakta ekonomik eşitsizlik, gelir dağılımı adaletsizliği ve yoksullukla yanan insanlara şimdi komşu düşmanlığı aşılanıyor. İnanılmazları konuşuyor ve kümeleşiyoruz. Herkesi usanmadan, barış ve kardeşliği savunmaya, aklı ve bilimi desteklemeye çağırıyorum.


 


Neden mi? NATO’da dünyayı şekillendiren konseyin üyeliğine atanan emekli büyükelçi Ümit PAMİR, Milliyet Gazetesi’nin kendisine yönelttiği soruları yanıtlamadan, kendi sorusunu soruyor ve yanıtı veriyor. Aynen gazeteden aktarıyorum :


 


 


Kürtler ayrılmak istiyorsa bunun aşamaları konuşulur


NATO’nun yeni vizyonunu tasarlayacak “12 akil adam”dan biri olan emekli Büyükelçi Ümit Pamir, dizi yazımız aracılığıyla tüm Türkiye ve tabii ki Ankara’ya mevcutların dışında, bambaşka bir perspektif sunuyor. Bunu da çok net, lafı hiç dolandırmadan yapıyor. Ancak, önce şu iki notunu iletelim: “Birincisi, bu konudaki önerimi NATO Akil Adamlar Grubu üyesi değil, emekli büyükelçi sıfatımla yapıyorum. İkincisi, önerim sansasyonel algılanabilir, şeytanın avukatlığını yaptığım düşünülebilir, ancak, edindiğim samimi devlet tecrübesiyle söylemem gerekenler bunlardı.”


 


İşte Türk Dışişleri’nin yetiştirdiği en parlak isimlerden biri olduğu dünyaca da kabul görmüş emekli büyükelçimiz Ümit Pamir’in şimdiden “Acaba nasıl olur?” diye hemen herkesin aklına takılacak önerisi:


 


TÜRKLER VE KÜRTLER NE İSTİYOR? Yönelttiğiniz 10 sual tam bir yol haritası, ama bana göre ikinci aşamada ele alınmaları gerekiyor. Çünkü, vardığımız noktada öncelikle açıklığa kavuşturulması gereken husus, Türkiye’nin temel katmanları olan Türkler ve Kürtlerin birlikte mi, yoksa ayrı ayrı mı yaşama iradesini taşıyıp taşımadıklarının saptanmasıdır.


 


BUGÜN CESUR VE DÜRÜST OLMAZSAK YARININ TELAFİSİ YOK: Bu dediğim saptama mutlak bir cesaret, dürüstlük ve demokratik olgunlukla yapılmadıkça, “Kürt sorunu ve çatışmaya çözüm arama” başlığı altında sürdürülen çalışmaların, meselenin özüne ve çözümüne herhangi bir katkısı olmayacağı gibi, gerçekten kalıcı bir çözüm gerektirdiği aşikâr olan bu büyük sorunun daha da derinleşmesine yol açacağı muhakkaktır.


 


Böyle bir durumda, mevcut sorunun bugünden öngörülemeyecek, herkesin zararlar göreceği, telafisi mümkün olmayan ve dış müdahalelerin daha da görünür halde gündeme geleceği bir nitelik kazanması beklenmelidir.


 


ÖNCE HER İHTİMALİ TARTIŞACAĞIZ, SONRA SANDIĞA GİDECEĞİZ: Bence Türklerle Kürtlerin birlikte mi, yoksa ayrı ayrı mı yaşamak istedikleri saptaması referandumla yapılmalıdır ve bir an önce yapılmalıdır. Bu referandum öncesinde konunun alabildiğine serbest bir ortamda, herkesin her şeyi söyleyebileceği, hiçbir korku altında kalmayacağı bir kampanya süreci yaşanmalıdır.


 


Vatandaşlar, neye oy verirlerse, sonradan neyle karşılaşacaklarını baştan bilmeli, tartışmalı, söylenecek her sözü dinleme imkânı bulmalıdır.


 


TÜRKLERE TEK, KÜRTLERE İKİ SORU: Referandumda, bütün Türkiye halklarına şu soru sorulmalıdır: “Kendinizi nasıl telakki ediyorsunuz; Türk mü, Kürt mü?” Türklerin bir ayrışma talebi olmadığına göre yanıtı “Kürt” olanlara sorulacak ikinci soru da şudur: “Ayrışmadan mı yanasınız, yoksa birlikte yaşamak mı istiyorsunuz?”


 


EĞER KÜRTLERİN 3’TE 2’SİNDEN FAZLASI “BEN AYRILMAK İSTİYORUM” DİYORSA: O zaman bu ayrışmanın aşamaları konuşulur. Mesela, ilk başta eyalet sistemiyle başlanır, yavaş yavaş bağımsızlık gündeme gelir. Bu yapılırken de bin yıllık kardeşlik üzerinden hareket edilir. Çünkü, sonuçta ayrı ayrı da olsa yan yana yaşayacağız. Ama, mesela bugüne kadar o bölgeden alınan verginin 20 katı kadar o bölgeye bütçe ayrılıyorsa, bu artık olmayacak demektir.


 


EĞER KÜRTLERİN 3’TE 2’SİNDEN FAZLASI “BEN AYRILMAK İSTEMİYORUM” DİYORSA: O zaman otonomi anlamına gelen hiçbir hakka gerek yok demektir. Yani, mesela Kürtçe öğretim olabilir, ama, eğitim olmayacaktır. Anayasa’ya Kürtlükle ilgili madde konması artık bir ihtiyaç değildir. Yani, bireysel haklar tüm Türkiye için genişletilir, ama, kolektif hak talepleri gündeme gelmez ve bu konu biter.


 


ÖNCE GERÇEK, SONRA O GERÇEĞE GÖRE MODEL: Türkiye’nin gerçek bir strateji geliştirebilmesi için, önce “Ey Kürt kardeşim, ey Türk kardeşim, sen ne istiyorsun?” diye sorması gerekiyor. Bunun yanıtını almadan yapılacak tüm arayışlar beni bağışlayın ama hafif kalır. Gideceğimiz yolu bulmak, çözümün zeminini anlamak için önce buna karar vermemiz lazım.”[1]


 


Ümit PAMİR’in  görüşleri kabul edilemez.


Bunu söylemeniz suçtur. Bu, Amerika’da zenciler ve kızıl derililerin aynı şeyleri dile getirmesi olur. Buna NATO veya Amerika ne der? Fransa’da buna ne denir?


 


Bu yazıya yanıt olarak bir tepki yazısını 8 Ağustos’ta Ali SİRMEN kaleme aldı:                    


 


Ümit Pamir’in Önerisine Hazır mıyız?


AKP Hükümeti’nin ABD startıyla başlattığı “Kürt açılımı” ne sonuç verecek bilemiyorum. Ancak “açılım”ın, sorunun “etrafını cami efradını mani” biçimde tartışılması ve tanımlanması konusundaki girişimleri başlatmış olması açısından yararlı olduğunu şimdiden söylemek mümkün.


 


Kürt sorunu diye adlandırılan sorunun çözümünü gerçekten istiyorsak eğer, doğru tanımlanmasını ve enine boyuna tartışılmasını göze almak gerekir.


 


Acaba buna hazır mıyız?


 


Bu soruyu sormamın nedeni, Devrim Sevimay’ın hazırladığı, çeşitli önde gelen isimlere sorulmuş Kürt sorunuyla ilgili 10 soruyu içeren “Türkiye Kendi Modelini Arıyor” dizisi çerçevesinde, Emekli Büyükelçi Ümit Pamir’in dünkü Milliyet’in 16. sayfasında verdiği yanıtlar.


 


Em. Büyükelçi Pamir, on sorunun tam bir yol haritası olduğunu kabul ederken, onlara geçmeden önce ilk sorulması gereken şeyin Türkler ile Kürtlerin birlikte mi, yoksa ayrı mı yaşamak istedikleri konusu olduğunu söylüyor. Sayın Pamir bununla kalsa iyi, eğer sonuç ayrı yaşamak olarak çıkarsa bağımsızlığın gündeme geleceğini ve bunun da aşama aşama gerçekleşmesi gerektiğini söylüyor.


 


Herkesin aklının bir köşesinde duran, ama hiç değilse Misak-ı Milli’ye bağlı olan kimsenin telaffuz edemediği veya etmediği böyle bir olasılığı tartışmaya acaba toplum hazır mı?


 


Kürt sorununun çözümünün özü, Kürtler ile Türklerin birlikte yaşama iradelerinin var olup olmadığıdır. Buna verilecek yanıt çözümün hareket ve sonuç bölümünü de belirleyecek, yol haritası da buna göre çizilecektir.


 


Tartışmanın sağlıklı olması için, Sayın Pamir’in ortaya attığı sorunun sorulması şart. Yalnız Ü. Pamir’in yanıldığı tek nokta, “birlikte yaşama isteğinin olup olmadığı” sorusunun yalnızca kimliğini Kürt olarak tanımlayanlara değil, ama aynı zamanda kendisine Türk diyenlere de sorulması gerektiğidir.


 


Her şeyden önce böyle bir davranış hakkaniyetin gereğidir. İkincisi, pek de âlâ, kimi Türklerin 1920’lerden bu yana koşulların değiştiğini, Misak-i Milli’nin aslında türdeş bir ulus devletin oluşumunun temelini attığını, bugün için dayanışmayı bozan unsurları kapsamayan yeni sınırların, türdeşliği artırarak, daha sağlam, daha güçlü, ulusal geliri, eğitim düzeyi daha yüksek bir toplum ve devlet yaratabileceğini ileri sürerek, ayrı yaşama isteğini izhar edebilecekleri olasılığının dışlanamayacak olmasıdır.


 


Evet, Kürt kardeşe tanınan hak, Türk kardeşe neden tanınmasın ki?


 


Burada yanlış anlaşılmaları önlemek için bir hususu vurgulamak zorunlu. BM’nin 1960 tarih ve 26-25 sayılı Azınlık Bildirgesi’ne göre, azınlık tanımına giren toplulukların bile eğer bulundukları ülkede temsili organları (Meclis’te milletvekilleri ve yerel yönetimleri) varsa oto determinasyon yoluna başvurmaları olanağı kendilerine tanınmamıştır.


 


Yaşadıklarımız Kürt sorununun tartışılmasını kaçınılmaz kılıyor. Konuyu konuşmamanın, tartışmamanın hiçbir şeyi çözmediğini yaşayarak görüyoruz.


 


Eğer toplumun çoğunluğu bir arada yaşamak istiyorsa, ortak bir dil bulunarak çözülmesi mümkün. Ama eğer kendisini Türk hissetmeyenlerin çoğunluğu birlikte yaşamayı istemiyorlarsa, onları buna zorlayabilecek hiçbir gücün bulunmadığını da tarih göstermiştir.


 


Ancak bir gerçeğin iki tarafça da bilinmesi gerekir. Birlikte yaşama iradesi yoksa, çözüm ayrılmaktır. Ayrılmanın yalnız çoğunlukta olan ve daha zengin, daha eğitimli olan taraf için sakıncalı olduğunu düşünmek yanlıştır. Kim böyle bir çözümün daha yoksul, bölgesel nedenler yüzünden sosyoekonomik olarak daha az gelişmiş taraf için de sakıncaları olmadığını söyleyebilir?


 


Bu gerçeğin açıkça anlaşılması da, daha sağlıklı bir tartışmanın önkoşuludur.


 


Ama acaba toplum buna hazır mı?”[2]


 


 


 


Hiçbir devlet, kendini yok etmek için seçkinlerinin eliyle bu denli çalışmaz. Olayları bu denli çılgın bir noktaya sürüklemez. Bu işin sonu kötüdür. Mahpusluk durumum olmasa, sokak sokak gezer, buna karşı, bu dağılma, parçalanma gidişine, çözülmeye karşı insanlarımızı uyarırdım. Sarsar, onlara anlatırdım. Şimdi bunu siz yapacaksınız. Her birimizin elindeki olanakla yapması gereken de budur. Uyumanın vakti değildir. Heey! Orada kimse var mı? Dışarıdakiler Ergenekon falan diye sizler “Cambaza baktırılırken” memleket dağılıyor haberiniz yok mu?


 


Bu konuşulanların, şuyu vukuundan beter sonuçları olacağını göremiyor musunuz? AKP’nin Türkiye’yi dağılmaya götürdüğünü fark etmiyor musunuz?


 


Kürtler, referandumda ayrılmıyorum derse, bu Türk ve Türkiye’nin zaferi olur diyenler, bunun bir zafer olmadığını anlayamayacak kadar aptal mıdır? Yoksa rüzgar ekip, fırtına mı bekleyecekler?


 


Yurttaşlık bağı Anayasal vatandaşlık, bizim halen var olan temelimizdir.


 


Kürtler azınlık değildir. Esasın, bütünün kendisindendirler.


 


Bu yarayı daha fazla kim kaşır ve kabuğu kanatırsa, o ister devlet olsun ister birey, bu ülkeye en büyük kötülüğü yapar.


 


Sorun yok mudur?


 


Vardır.


 


Sorun ekonomiktir, sosyolojiktir, bütünün, birliğin gelişimi ve iyi olana evrilmesiyle çözülür. Olayın boyutunun dramatik yönü Türkiye’nin az gelişmişliğinin, sömürü düzenine yenilmesinin ve ekonomik yağmasının inanılmazlığında saklıdır. Bölgesel ve bireysel ekonomik orantısızlık ve fark acımasızdır. Ülke ekonomik olarak çökerken siyasal zaaflarından yararlanılmaktadır.


 


Çözüm, ekonomiktir.


 


Kürt ve Türk faşizmi sorunu çözümsüz kılmaya çabalarken, emperyalizm baskıları ve Türk yönetici sınıfının “usanma” hastalığı nedeniyle neredeyse kaybetmeyi ve teslim şartlarını konuşmayı kurgulamakta. Olanlara dikkat. Türkiye’nin, Türk insanının insan olma onurunu yok ediyorlar.


 


Kaybedilen, teslim şartları konuşulan savaş hangisidir?


 


Kaybedilen muasır medeniyet hedefine ulaşma savaşıdır.


 


Kaybedilen yolsuzlukla mücadele savaşıdır.


 


Kaybedilen çağdaşlık savaşıdır.


 


Bunları bugün başlayıp 5 yıl içinde kazanmak mümkündür. Çünkü, kaybedilen “Ulus Devlet”, “Üniter Yapı” savaşı değildir. Bunlar ulusun sessiz ve ezici çoğunluğunun imanıdır. Bu imana, inanca saldırıdır yapılan.


 


Ne Türk’e, Kürtle yaşamak ister misin sorusu sorulabilir, ne de Kürt’e ayrılmak istiyor musunuz denilebilir.


 


Kırk katır mı, kırk satır mı diye bir soru olamaz.


 


Şeriat mı darbe mi?


 


Hayır! Ne şeriat ne darbe, tam bağımsız demokratik Türkiye Cumhuriyeti istiyoruz.


 


Bunu sınıf çelişkilerini ve ekonomik farklılıkları en aza indirecek bir ekonomik ve sosyal politikalar bütünlüğünde çözeriz.


 


Bunun programları BİZ’de var.


 


Türkiye, ulusal bütünlüğünü sanki bir çözümsüzlükle karşı karşıya imiş de yenilmiş gibi algılayarak feda edemez.


 


Türkiye, bütün sorunlarını Kürt sorunu dahil asla bölünmeden, ulus devlet, üniter yapısından taviz vermeden ve emperyalizmin yeni sömürü oyunlarına gelmeden çözer. NATO, AB gibi projelerin içinde de çözer.


 


Sakın usanmayalım.


 


Asla vazgeçmeyelim.


 


Hiçbir şartta, çağdaş, uygar, büyük ve umutlu, mutlu insanların yaşadığı Türkiye sevdamızdan dönmeyelim.


 


Herkese, her Türkiye Cumhuriyeti yurttaşına bir ve beraber, ortak kültürün temel taşı olduğumuzu, öğünerek, çalışarak, güvenerek BİZ farkını ortaya koyacağımızı anlatmalıyız.


 


Kimi zaman doğru ve iyi olan zor ve çileli bir süreç sonunda kabul görür. Zafer inanan ve direnenlerindir. Çocuklarımız ve onların çocuklarının umudu ve mutluluğunu, Türkiye’nin güzelliklerini ve ulus olma erdemini; bağımsız, özgür olma onurunu onlardan alamayız.


 


Var gücümüzle bağırmaya, sesimize ses katmaya, insanları; Vatan, namus, ahde vefa’ya davete devam edeceğiz.


 


Bu davet BİZ’im dostlar.


 


Türkiye BİZ’im.


 


Yılmadan…


 


Yorulmadan…


 


Usanmadan…


 


Her mihneti kabul ederek.


 


Güneşin bu toprakları aydınlatmasını her gün hayranlıkla izleyeceğiz. Karanlığın üzerine her sabah yeniden doğacağız.


 


Umudumuzu…


 


İmanımızı…


 


İnancımızı…


 


Birbirimize olan güvenimizi hep tekrarlayarak. El ele, gönül gönüle.


 


Unutmayın. Gün gelecek devran dönecek.


 


Sakın usanmayın.


 


Direne direne kazanacağız.


 


 


 


Tuncay Özkan


Yeni Parti Genel Başkanı


 


 


 


 


 


 


 


 


*Okuma metni


 


İnsanlık tek bir tür; farklılıklar yüzeysel


Concordia Üniversitesi’nden Doç. Dr. Justin E. H. Smith, Boğaziçi Üniversitesi’nde “Irk ve Doğal Türlerin Tarihsel Hayatı” konulu bir konuşma yaptı. Leibniz’in hayatı ve eserleri konusunda uzmanlaşan Smith’in, Leibniz’in biyoloji felsefesiyle ilgili son kitabı Divine Machines, yakında Princeton Üniversitesi Yayınları’ndan çıkıyor. Senem Onan


Büyük patlama kozmolojisiyle yaradılış mitlerinin karşılaştırılmalı incelenmesinden çok şey öğrenilebilinir.


Bilim felsefesindeki güncel en önemli tartışma nedir?


Bilimsel akıl yürütmenin yapısıyla, ideoloji, mitoloji, ahlak ve sağduyu gibi diğer insan düşünme formları arasındaki benzerlikler ve farklar, akademik felsefe açısından olmasa da önemli bir tartışma. Uzun zaman boyunca, bilimin ne olduğuyla ilgili hâkim fikir, bilimsel akıl yürütmenin diğer düşünme biçimlerinden radikal şekilde ayrılarak bize tarafsız bir dünya görüşü sunduğu şeklindeydi. Bu bir noktaya kadar doğru olsa da, daha derin düşünüldüğünde, bilimin kültüre bağlı olduğu, sadece verilerin yorumlanmasında kültürel değerlerin rol oynaması değil, ayrıca araştırma programlarının seçiminde de etkisi olduğu ortaya çıkıyor.


Uzak ve deneysel olarak tekrar edilemeyecek geçmiş ile ilgilenen bilimler (paleontoloji ve kozmoloji) özellikle bilim öncesi düşünme biçimlerinin unsurlarından etkilenmeye açık. Büyük patlama kozmolojisiyle yaradılış mitlerinin karşılaştırılmalı incelenmesinden çok şey öğrenilebilinir.


Leibniz’in biyoloji felsefesinin özelliği nedir?


Leibniz’in sonsuz küçükler hesabının bulunmasına katkısı var, fakat oraya Newton’un mu, yoksa Leibniz’in mi önce vardığı kesin olarak bilinmiyor. Ayrıca, fosilleri doğru tanımlayıp hayvan taklidi değil, hayvan kalıntısı olduğunu ilk iddia edenlerden biri. Newton’un fiziksel nesnelerin içinde bulunduğu mutlak bir kap olarak kabul ettiği zaman ve uzayla ilgili Leibniz’in göreceliliğe dayalı görüşlerinin 20. yüzyıl fiziğine büyük katkısı olduğu da düşünülüyor. Leibniz’in yaşadığı dönemde kavramsal problemlere bulduğu çözümler onun dehasını ortaya koyuyor.


Neden özellikle Türkiye’de ve Amerika’da yaşamın kökenleriyle ilgili eldeki en iyi teoriyi reddetme kampanyası var?


Türkiye ve Amerika gibi kaotik ve dirençli demokrasilerin hüküm sürdüğü ülkelerdeki farklı grupların kendi vizyonlarını dayatma arzusu; ortalama bir bilim eğitimi, insanın da bir hayvan türü olduğunun geleneksel olarak kabul edilemeyişi ve uzmanlığa duyulan popülist şüphe eğilimiyle birleşince ortaya bu durum çıkıyor. Henry M. Morris ve Harun Yahya gibi yalan-bilimciler taraftar topluyorlar. Mesela Suudi Arabistan’da kimin ne düşündüğü önemli değil, çünkü vatandaşlar devletin dayattığı şekilde yaşıyorlar. Ya da İsveç’te eğitim seviyesi çok yüksek, ifade özgürlüğü var ve genel olarak radikal dini eğilimler ilgi çekmiyor.


İnsanlarda ırk yok. Fakat neden çoğu kimse farklı insan ırkları olduğunu düşünüyor?


Tüm bilimsel kanıtlar gösteriyor ki, insanlardan söz ederken ırk “tarihsel tür” olarak kabul edilebilir, ama yine de sürekli şekilde “doğal tür” ile karıştırılıyor. İnsanlık tarihinde ırksal kategoriler, derin biyolojik gerçeklerden ziyade sosyal koşullardan ortaya çıkıyor. Irklar türler değillerdir: Pigmelerle Almanların melezlenmesine engel yoktur. Gruplar arasındaki görünür fizyolojik farklar nihayetinde biyolojik farklar değiller.


Blumenbach ve Kant’ın fiziksel antropoloji çalışmaları döneminden, II. Dünya Savaşı sonuna kadar, genellikle Negroid ve Mongoloid gibi temel insan alttürleri olması gerektiğine inanılıyordu. Kognitif ve kültürel açıdan alt seviyede olduklarını bildiğimiz Neandertalleri öldürmemiş olsaydık, belki de ancak o zaman insanların alt-grubundan bahsedebilecek ve ona ahlaki ve politik felsefeler üretecektik. İnsanlık tek bir tür ve geri kalan farklar yüzeysel.


Son dönemlerde sizi etkileyen popüler bilim kitapları var mı?


Jared Diamond’un Tüfek, Mükrop ve Çelik isimli kitabı ile Daniel Lord Smail’in pek bilinmeyen “On Deep History and the Brain”i; akademik disiplin olarak tarihi doğa bilimleriyle birleştirme konusunda yeni bir yol sunuyor. Bu yaklaşımın insan doğasıyla ilgili cevap bulunamamış soruları aydınlatmada çok işe yarayacağını düşünüyorum.”[3]



[1] Devrim Sevimay, Milliyet Gazetesi, 07.08.2009


[2] Ali Sirmen, Cumhuriyet Gazetesi, 08.08.2009


[3] Senem Onan, Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknik, 07.08.2009