e-posta atın


ACİL SORUNUMUZ


Türkiye giderek karşı devrim sürecinin o kaçınılmaz hesaplaşmasına ilerliyor.


Bugün görünen tablo Türkiye Cumhuriyeti’nin kurumları ile yaşanan hesaplaşmanın, kurumların sindirilmesi noktasına ulaştığıdır. Bürokrasi, asker-sivil tarihsel misyonuna uygun olarak havlu attı.


Yani; millet dışında güvenilecek, ulus gayrısından yardım alınacak bir yer kalmamıştır.


Sorun, üstü örtülecek; “Dur bakalım ne olacak” diye ertelenecek veya “Şu adamlar çarpışsın, sonra bakarız” uyanıklığı ile geçiştirilecek noktaları geçti.


“Yahu tam da iyi para kazanıyorduk…”


“İstikrar ile oynamayın abiler…”


“Ben esnafım bunlardan bana ne?...”


“Yok canım Tayyip abiler yapmaz, yapmaz o…”


Vurdum duymazlık, “cin”liklerine kurban edilecek bir şey kalmadı.


Türkiye Cumhuriyet başarısının en önemli iki kazanımında, ulusu oluşturan halkların kaynaşmışlığı ve din ile devlet işlerinin ayrılığında yıkıcı bir süreci tamamladı. Etnik ayrımcılık Türkçe’nin bütünleştirici etkisini, büyüsünü kırdı. Din, devletin referansı haline dönüştü.


Yani din ve etnisite bütünlüğü yerine, ayrımcılığı gelip Türkiye’nin bağrına kara hançerini dayadı yeniden.


Bunu ateş kendi kapısını sarana kadar duymazdan, görmezden gelenlere diyecek çok şeyim var.


Kastım, 22 Temmuz 2007 seçimlerinde AKP kazansın diye seferber olan, İMF ile kol kola yırtınıp, didinip seçim sonucunu evinde verdiği şampanya partisiyle kutlayan ama bugün vergi cezalarıyla sarsılanlardır. Şimdi hatırladılar basın özgürlüğünü. Faşizm Kanaltürk’ü boğarken, “İyi oluyor” diyenler, şimdi “Aman yetişin” diyorlar. Dün “Aman bu Cumhuriyet mitinglerine kulak asmayın, oylar AKP’ye” diye çabalayanlar, bugün “Aman sıra bize geliyor, bir şey yapalım” çığlığı atıyorlar.


Ergenekon, bir sindirme operasyonu sessiz kalmayın dedik, aynı çevreler “Bizim Ergenekon’la ne alakamız olabilir ki…” deyip, “Tuncay’ı da alın sesimiz çıkmaz, Cumhuriyet mitinglerini o yaptı” diyorlardı.


Şimdi Ergenekon kapılarında. “Aman” diyorlar.


Peki ne yapacağız? Bütün bunları unutacağız. Evet, unutacağız.


Türkiye için, birliğimizi korumak ve Cumhuriyet’in devamını sağlamak için kollarımızı sınırsız açacağız ve geleceği inşa edeceğiz.


Bunun için örgütlülüğümüzü koruyacağız. Bundan sonra BİZ’e en çok lazım olan şey budur. BİZ, bunu erken yaptık. Şimdi Memleket Sevdalıları’na, Biz Kaç Kişiyiz Derneği’ne, BİZ Platformu’na ve oluşturduğumuz diğer sivil toplum örgütlerine düşen görev Türkiye Cumhuriyeti’nin, hukukun, laik, sosyal devlet unsurunun, çoğulculuğun ve rejimin yani Atatürkçü, uygar ve çağdaş yapının korunması gerekiyor. Bunun için siyaset ve seçim ön plana çıkıyor. Hazırlıklı olmanız gerektiğini yazıyorum. Ama artık çalışma zamanı.


Hepimiz zamanın gereğini yapmalıyız. Dünü geride bırakıp, yeniden atılmalıyız ileriye doğru.


Gelecek bizim olacak.


Yaşayıp göreceğiz. Nereden mi biliyorum?


Çalışıp BİZ yaratacağız da ondan.


 


Sevgilerimle


Tuncay Özkan


 


 


Dostlarım, size bu defa üç yazıyı okumanız için alıntıladım. Birincisi Hürriyet’ten Sayın Oktay Ekşi’nin 27 Eylül Pazar günkü yazısı. İkincisi Sayın Prof.Dr.Celal Şengör’ün yazısı. Üçüncüsü ise Sayın Doğan Kuban’ın yazısı. İçinde bulunduğumuz zamanı anlatıyor ve çözüm öneriyorlar.


    


Oktay EKŞİ- 27 Eylül 2009 Hürriyet Gazetesi


Acil sorunumuz


Almanya'da bugün, Yunanistan'da gelecek pazar günü seçmenler sandık başına gidecekler. Demokrasinin en özlemle beklenen gününün hem keyfini sürecek hem de heyecanını -belki de sürprizini- yaşayacaklar. Bizim seçmenler için şimdilik yasal tarih 17 Temmuz 2011'dir. Ama elbet öne alınması söz konusu olabilir.


Zaten gazetelerde ikide bir “seçimin 2010 yılı güz aylarında yapılacağına” ilişkin tahminler görünüyor. Bunların “kehanet” iddiası dışında başka bir dayanağı var mı bilemiyoruz. Biz şimdiki konjonktürün seçimleri öne almayı gerektirmeyeceğini düşünüyoruz çünkü bugünkü hükümetin seçimden önce budamayı aklına koyduğu kurum ve kişileri tasfiye programı için vakte ihtiyacı var. Kaldı ki tasfiye sonrasının da “konsolide” edilmesi gerekebilir.


Dahası... Ekonomik krizin yaraları sarılmamışken seçime gitmek ancak Devlet Bahçeli'ye özgü bir “basiret(!)”le mümkün olabilir.


Ne demek istediğimize ilişkin bilgiler 3 Kasım 2002 seçim sonuçlarında kayıtlıdır.


Demek ki bizim tahminimize göre seçime daha iki sene var. Biz değil de “öne alınacak” diyenler doğruyu söylüyorsa bir senelik bir vakitten söz edilebilir.


Zaten söylemek istediğimiz, bu iki (veya bir) yılın göz açıp kapayıncaya kadar geçeceğidir.


Bu konuda en önemli şey “parti içi demokrasi”dir ama ondan söz edecek değiliz. Çünkü Tayyip Erdoğan, Deniz Baykal ve Devlet Bahçeli gibi başkasına “demokrat” ama kendine gelince “otokrat” kişiler “lider” sıfatını taşıdıkları sürece hiçbirinin partisinde “parti içi demokrasi”den söz edilemez.


O nedenle Demokratik Sol Parti (DSP) Genel Başkanı Masum Türker'in dünkü basın toplantısında söylediği, “parti içi demokrasiyi kurmadan demokrasiye tam olarak sahip olamayacağımıza” ilişkin sözleri “doğru”dur ancak -DSP dışında- “geçerli” değildir.


Ama yine de seçim, kaçınılamayan bir gerçektir. ABD'de yaşayan ve Türkiye hakkındaki analizleriyle dikkati çeken Soner Çağaptay'ın deyimiyle “Türkiye Atatürk'e veda etmeden” yapılacaklar vardır.


O bağlamda en önemli sorumluluk CHP'ye ve “Atatürkçü değerlere” bağlı sivil toplum kuruluşlarına düşmektedir.


Devletten söz etmiyoruz çünkü devlet artık o değerleri tasfiye etmeye çalışan bir kadro tarafından yönetilmektedir.


Yapılacak ilk iş tüm Atatürkçülerin büyükmüş, küçükmüş, zayıfmış, değilmiş demeden -aynen ulusal Kurtuluş Savaşımız sırasında tüm vatanseverlerin örgütlenip milli mücadeleye katılması gibi- örgütlenmesidir. Bunu izleyen görev de seçim yarın yapılacakmış gibi, gecikmeden tek tek her seçmeni saptayıp tehlikeyi anlatmaktır.


Çünkü bu ülkenin acil meselesi artık ekonominin üç puan inip beş puan çıkması değil, Türkiye'nin çağdaş kimliğinin korunmasıdır.”


 


 


A.M. Celal Şengör- 25.09.2009 Cumhuriyet Bilim Teknik Dergisi


“ZÜMRÜTTEN AKİSLER


Sevgili okurlarım, bugün sizlere 4-7 Eylül arasında davetli olarak iştirak ettiğim Japonya Jeoloji Derneği’nin Okayama’da yapılan 116. toplantısındaki izlenimlerimi anlatacaktım. Ancak ülkeye dönünce beni karşılayan sel felaketi ve şehit haberleri, bir de Aydın Doğan’a uygulanan baskının işi Bekir Coşkun’un gazeteden ayrılmasına kadar vardıran şiddeti, güzel ve hoş şeylerden bahsetme arzumu aldı götürdü, eve döndüğümün ilk gecesini sabahlayarak geçirmeme neden oldu.


Cahil ve Aptal “Uyanabilir mi?”


Sabahlamamın nedeni, engel olamadığım irrasyonal bir korku hissiydi: Ülkemizde egemen olan cahil baskısı rejiminin hükümranlığı esnasında beklenen İstanbul depremi gelirse ne olur? Artık Türkiye’nin bağımsızlığının gideceği korkusunu bile gölgede bırakan bir başka korku tüm benliğime egemen oldu: Acaba depremin vereceği zarar yalnızca yıkılan ve yanan binalarda ölen ve yaralanan vatandaşlarımızla ve mala gelen zararla mı sınırlı olacak yoksa, depremi; yağmanın, hoyratlığın, topluma duyulan güvensizliğin had safhaya yükselmesinin yaratacağı sosyal çöküşün izleyeceği korkunç bir toplumsal çözülme mi izleyecek?


Sel felaketi esnasında meydana gelen yağma haberleri, hatta yağmanın başka vilayetlerden vasıta getirtecek bir sür’at ve vüs’atte organize olabilmesi, içinde yaşadığımız toplumun ne derece toplum olabilme özelliğini yitirdiğini gösterdi. Bir ülkenin bağımsızlığını kaybetmesi, o ülkenin sahiplerinin toplum bilincini kaybetmemeleri halinde çok büyük bir felaket olmayabilir, çünkü bilinçli bir toplum, kaybettiği bağımsızlığını geri kazanabilir. Ancak, toplum olma, yani bir yerde insan olma bilinci gitmişse, o toplumdan geriye ancak bir insanlık harabesi kalır.


Şu anda Türkiye’ye egemen olan cehalet yönetimi, toplum olma bilincimizde büyük yaralar açmıştır ve açmaya da devam etmektedir. Öncelikle, toplumun bir grup olarak rasyonal düşünme yeteneğini silip süpüren yobazlık ve düşünceye değil korkuya dayanan cemaat yaşamının hortlatılması, toplumsal dokumuzu derinden yaralamıştır. Buna ilaveten, eğitimimizde yaratılan kargaşa ve kalitesizlik, bir toplum olarak bilgi edinme ve değerlendirme yetimizi ortadan kaldırmak üzeredir. Tüm bunları yapanların eleştirilmesine, toplumda gerçeği aramak için oluşturulabilecek bir serbest düşünce ve tartışma ortamının oluşturulmasına imkân verecek basın özgürlüğünün alenen, fütursuzca tehdit edilmesi ve buna toplumdan en ufak bir reaksiyon gelmemesi, ortaya konan yıkım projesinin toplumca algılanamamasına ve dolayısıyla bertaraf edilememesine neden olmaktadır.


Bahsettiğim yıkım projesi, bir grup kötü niyetli insanın Türkiye’yi ortadan kaldırma projesi olarak algılanmamalıdır. Kuşkusuz, içimizde bu yıkım projesini yönetenleri dışarıdan destekleyenlerin böyle bir amaçları olabilir. Ancak bu projeyi içimizde (ve başımızda) bulunarak yürüten ve destekleyenlerin yaptıklarının tamamen farkında olduklarını sanmıyorum.


Ortaya çıkan ve benim kısaca «proje» diye betimlediğim olgu, aslında yalnızca cehalet ve aptallığın ortaya çıkardığı bir süreçtir. Tarih boyunca cehaletin ve aptallığın eline geçen toplumların kaderleri hep bizimki gibi olmuştur. Zira cahil, çevresiyle temasa geçemediği gibi bizzat kendisi hakkındaki bilgileri de değerlendiremez. Aptal ise bu veriler kendisine sunulsa bile bunlarla ne yapacağını düşünemez. Cahil ve aptal her türlü eleştiriden korkar, zira bellediği yolun dışında bir yolun varlığını bilmez, olabileceğini düşünemez ve kendisine gösterilse bile değerlendiremez. Bu durumda yapabileceği tek şey, bugün Türkiye’de olduğu gibi, toplumsal terör, yani korku yaratmaktan ibaret olur. Yaratılan korku ortamını kontrol edebileceğini sanır. Ama korkuyla eğilen başlar, en ufak bir sarsıntıyla tekrar dikilebilir ve bilgi ve düşünce geleneğinden yoksun oldukları için ortaya tam bir kaos çıkarabilir. Bugün Belçika müstemleke yönetiminin çekilmesinden sonra Kongo’da ortaya çıkmış olan durum burada söylediklerimin, bilebildiğim en güzel örneğidir.


Daha önce de bu satırlarda yazdığım gibi Türkiye Kongo’laşmaktadır. Bugün Türkiye’yi yöneten güç, ülkenin tüm dokusunu tahrip etmeye hızla devam etmektedir. Bunun nedeni yönetenlerin bilgisizliği ve akılsızlığıdır. Türkiye tam bir kalitesizlik pazarı haline getirilmiştir. Ordu dışında her toplum sektörü sözüm ona demokrasi adına kalitesizlere teslim edilmiştir. Bugüne kadar ellerine fırsat geçmediğini düşünen bu kalitesizler, toplumdan geçmişin intikamını alırcasına her şeyi, ama her şeyi kendilerine yontmaktadırlar.


Ancak tabiat, cahili ve aptalı affetmez. Cahil ve aptalda can durmaz. Beğenmedikleri Darwin kuramının temeli budur. Tabiat beceriksizi eler. Gelen sel felaketi, depremde nasıl elenebileceğimizin küçük bir provasıdır. Tabiat bize korkunç bir âfet olarak algıladığımız bu küçük provayla bir ikaz göndermiştir. Ama anlayabilene.”


 


 


 


 


 


Doğan Kuban, 25.09.2009, Cumhuriyet Bilim Teknik Dergisi


“Türk sözcüğünün içerdiği varlık, tesbih gibi kullandıkları demokrasi sözcüğünün içerdiğinden bin kat daha eski ve doğrudur. ‘Türk’üm diyenlerin varlığı bütün soyut ve budala tartışmalardan; millet, milliyet, dil üzerindeki bütün bilimsel, kuramsal, reklamsal, gazetesel yargılardan daha gerçektir..


Kürt Açılımı, Türk Çözülümüne Dönüşmesin


Türkiye Kürt sorununu mu tartışıyor, yoksa Türk ulus-devletini mi tartışıyor? Bu bağlamda ulus, dil, milliyetçilik gibi kavramların bozuk para gibi kullanılması yabancı politikaların aracı olmasın? Gazete allameleri ve politikacılar neler biliyor da halk bilmiyor? Güncel medya söylemi, yarı cahilin düşünme yetisini karartıyor. Doğan Kuban


Çağdaş dünya sahnesinde, ulus-devlet bağlamında, ortak bir tanıma girmeyecek sayısız örnek var. Türkiye’nin sorunlarının kendine özgü içeriği ara sıra vurgulansa bile ortada üzerinde düşünülecek bir öneri yok. Kürt açılımı Gordion düğümü gibi kılıçla mı açılacak, yoksa bir bilge düşünce bir yol mu gösterecek? Bu olayın dürüstçe tartışılması için ortalığı karıştıran kahve entelektüeli söyleminden kurtulmak gerekiyor.


Fakat bu bağlamda günlük gazete üslubu ile gagalanan ‘Türk Ulusu’ kavramına dikkat edilmesi gerekir. Utanmaz tartışmaların bir boyutu ‘Türk ulus-devleti yerine ne gelecek?’ sorusunun yanıtı olmamasıdır. Ulus-devlet olmaz! ‘Peki ne olacak?’ Aşiret mi, cemaat mi, tarikat mi, imparatorluk mu, halifelik mi? Federal devlet mi? Avrupa Birliği dini devletten ayrılmış ulus-devletlerden oluşuyor. Biz AB’ye ne olarak katılacağız? En zararlı insanlar sorduklarının yanıtını düşünmemiş olanlardır.


Türk sözcüğü fobisi anlaşılmaz bir hastalıktır. Oysa Türk sözcüğünün içerdiği varlık, tesbih gibi kullandıkları demokrasi sözcüğünün içerdiğinden bin kat daha eski ve doğrudur. ‘Türk’üm diyenlerin varlığı bütün soyut ve budala tartışmalardan millet, milliyet, dil üzerindeki bütün bilimsel, kuramsal, reklamsal, gazetesel yargılardan daha gerçektir.


Bu toplumun doğal olarak Türkçe konuşana kendini yakın hissetmesi güçlü bir ulusal duygudur. Bütün politik hesaplar kendini Türk bilen, Türk diye pasaport alan, Türk diye vergi veren insanlara göre hesaplanır. Nasıl besmele çeken adama itiraz etmeden Müslüman denirse, anadili Türkçe olan ve başka dil konuşamayan adam da Türk’tür. Nüfus cüzdanları kan tahlili yapılarak ya da Türk olduğuna yemin ettirilerek verilmiyor. Biz Türk Milleti olarak bu devleti kurduk. Bunun için ölenler Bulgar, Rum, Ermeni değildi. Sürdürülen millet ve milliyet tartışması özel olarak pişirilen bir art niyetli kavgadır.


Bizim kimi okumuşlarımız okuma aptalı oldular. Türkiye’de Kürtlere ve Ermenilere tanıdıkları hakları Türklere tanımıyorlar. Eğer ben Meksikalıyım, Apaçi’yim, Hutu’yum, Tutu’yum, Alman’ım, Arap’ım, Kürt’üm diyenler kendilerini farklı gördükleri için haklı iseler, Türkler de haklıdır.


Dünyada yüzlerce ulusal devlet değişik koşullarda doğdu. Birleşik Amerika, Güney Amerika Avrupa’nın, Balkanlar’ın, İran ve Türkiye’nin, Çin ve Japonya’nın ulus-devleti ile karşılaştırılamaz. Oluşma süreçleri farklıdır. Fakat ilginç olan, Amerika’nın, Brezilya’nın, kendilerini ulus-devlet olarak görmeleridir. Bugün millet kavramı Herder’in tanımladığı bir şey olmayabilir; Kalevela’nin, Viking Sagaların hikâyeleri de değildir. Bugünün Türk’ünün göçer Oğuz’la ayni olduğunu da savlamak değildir. İnsan isterse Oğuz’lara, Hititlere, Homeros’a, Kül Tiğin’e, Gazneli Mahmud’a, Hazreti Muhammed’e sahip çıkabilir.


DEVLET VE DİL


Ulusal toplum kavramını tanımlayan iki gerçek var: Devlet ve Dil. Fakat bunların tarihi içerikleri her ülkede farklıdır. Suudi Arabistan, Irak, Suriye, Ürdün ve Abu Dabi aynı kökenli Bedevilerin, kimi hâlâ aşiret reislerine bağlı, Avrupalı emperyalistlerin çizdikleri haritalara göre kurulmuş devletleridir. Fakat Türkiye, İran, Yunanistan, Bulgaristan, Macaristan öyle değildir.


18. yüzyılda Almanların önayak oldukları millet, ırk, dil kuramlarına bugün itibar eden kalmadı. Amerika’lar gerçeği bütün tanımlamaların ötesinde bir tarihi olgudur. Obama tek bir Amerikan milleti (ulusu) olduğunu vurgulayarak başkan oldu. Bir Kenyalı baba ile Amerikalı ananın oğlu Başkan Hüseyin Barack Obama ne söyleseydi? Türkiye’de Amerikan bağımlısı liberaller bu Amerikan örneğini neden unutuyorlar?


Eğer Amerika bir ulus-devletse, Türkiye de haydi haydi bir ulus-devlettir. Almanya’da yaşayan ve dönmeyen iki buçuk milyon Müslüman Türk gerçeği, Fransa’da, İngiltere’de, İtalya’da, İspanya’da yaşayan yabancılar gerçeği de kuramlara sığmaz. Resmi söyleme karşı bilimsel gerçeği dile getirenler gücenmesin ama, Alman markalı milliyetçilik geçerli olmasa bile, Balkan markalı milliyetçilik geçerli oluyor. Eski Yugoslavya’nın yerine bugün Hırvat, Boşnak, Sloven, Sırp, Karadağ, Arnavut, Makedon devletleri var. Herkes kendi dilini konuşuyor. Bu, Amerikan markalı milliyetçilik değil.


Devletin milletle eşdeş olmadığını tarihten biliyoruz. Ulus-devlet modern bir örgütlenmedir. Ama bir uydurma değildir. Bask markalı milliyetçilik, Kürt markalı milliyetçilik kimileri için geçerli, kimileri için değildir. Quebec markalı milliyetçilik, Quebec’liler için geçerli, Kanadalı Anglosaksonlar için değildir.


Toplumun daha çağdaş bir ulus olarak örgütlenmesini gerçekleştirmeden, yani spontane olarak işleyen bir çağdaş toplum düzeyine ulaşmadan, ulus-devlet çerçevesini tartışma konusu yapmak, İslam dünyasını, bir hedef tahtası gibi göstererek 21. yüzyıl sömürgesi yapmak isteyenlerin amacına yardım etmektir.


Bir ulusun varlığı ile onun çağdaş bir devlet içinde örgütlenmesinin aynı şeyler olmadığını bilmeyen kimse yok. Ne var ki Ermeni milleti yoktur, Yunan milleti yoktur, Kürt milleti yoktur, Amerikan milleti, Brezilya milleti, Rus milleti, Çin milleti yoktur demenin pratik anlamı yoktur. Birleşmiş Milletler Örgütü bir ulus-devletler birliğidir.


YOKSA ÇİN MİLLETİ DE Mİ YOK


Devlet ve millet gerçekten şaşırtıcı ilişkiler içinde bir araya gelirler. Lübnanlı Hıristiyan Araplar, ya da Limni Rumları Osmanlı pasaportlarıyla Amerikalara göç ettikleri zaman, oralarda onlara Türk diyorlardı. Onlar bunu hiç kabul etmediler. Burada tek gerçek, söyleyenin kabul ettiğidir. İnsanların kendi tarihi kimlikleri (ki bu coğrafya, dil ve dinle belirlidir) içinde yaşadıkları devletlerin kimlikleriyle örtüşmeyebilir. Afrikalı kadın koşucu İngiliz milli takımında İngiliz diye koşuyor. Arnavut kadın futbolcu da Alman kadın milli futbol takımında Alman diye koşuyor. Kürtler Türkiye’de Cumhurbaşkanı bile oldular.


Şimdi biz 1776’da kurulan Amerikan Devletini ve bugün Obama’nın ‘Bizim en birinci gerçeğimiz tek bir millet olmamızdır’ sözünü tartışsak, kendilerine millet diyen toplumların, aslında millet olmadığını, Çin’in falan filan ırk ve dillerden oluştuğunu ve Çin milleti diye bir şey olmadığını ileri sürsek ne çıkar?


Ona karşın Breton’lar Fransa’dan ayrılmadı. İngiltere’den ayrılan İrlandalılar var, ayrılmayan İrlandalılar var. Kore’yi ayıran ne dil, ne millet; İran’ı ayıran tarih, dil, din. Ama Şii Arap’la Sünni Arap’ı hatta Hıristiyan Arap’ı birleştiren dil. Hindistan’dan ayrılan, dinini yaşamak isteyen Müslümanlar Pakistan ve Bangladeş’i kurdular. Ama 150 milyon Müslüman, yabancı ülkelerde yaşayan milyonlarca Türk gibi, Hindularla birlikte yaşıyor. Fransa’da, İngiltere’de Viking kökenliler Fransız ve İngiliz olmuş. Jamaika’daki siyahları bir araya getiren İngilizcedir, Haiti’deki Fransızca. Kısaca Ulus-devlet bağlamında genelleme yapmak ya budalalıktır, ya da özel amaçlar içerir.


Ulus-devlet’in tarihi neredeyse iki buçuk yüzyılı buluyor. Hükümdar sülaleleri ve imparatorluklar yok olduktan sonra onların yerine ulusların tarihi geçmiştir. Bu devletler birleştirici bir dille var olurlar. Bütün ulus-devlet’lerin yapısında İmparatorluklardan arta kalmış sosyal oluşumlar vardır. Bunu politik amaçlarla istismar etmek Pandora’nın kutusunun kapağını açmaya benzer.”