e-posta atın


NEREYE GİDİYORUZ ?


“Fikirlerinizden nefret ediyorum. Fakat nefret ettiğim fikirlerinizi savunabilmeniz hürriyeti uğruna gerekirse canımı fedaya hazırım.”


Voltaire bunu söyledikten 250 yıl sonra başımıza gelen tam da budur.


Onların görüşleri ne kadar aykırı da olsa bütün tartışma ve haber programlarında en uç eleştirilerine, hakaretlerine kadar fikirlerini özgürce dile getirmeleri için her şeyi yaptık.


Gazetelerde, televizyonlarda onlara yer vermeyi özgürlük mücadelemizin parçası saydık.


Siyasal İslamcı politikacıları; haksızlıkları, hukuksuzlukları, ilkellikleri, zırvalarıyla kabul ettik.


İçlerinden sahte peygamberler, Cumhuriyet ve demokrasiye sövenler, yaşam biçimimize ağır hakaretler edip, kadınlarımızı çağdaş görünümleri gereği giydikleri nedeniyle aşağılayanlar da onlardı.


Yanılmışız.


Voltaire’de yanılmış.


Şeytan ile mücadele, kötüyle kavga; sonsuzluk içinde özgür, bağımsız, erdemli, onurlu insan için yapılıyorsa, kesintisiz devam etmeli. Özgürlük korunmalı. Fikirlerin insanları sömürüye, köleliğe ve yoksulluğa mahkum etmesine seyirci kalınmamalı. Kutsallığın, aklın, gönlün ve umut ile mutluluğun parçalanmasına, yok edilmesine, bir küçük ruhban zümresine zenginliğe dönüştürülmesine, cehaleti oligarşik düzenini kurmasına izin verilmemeli.


Örgütlü cehalet, cüretiyle Türkiye’nin canını okuyan eski meskenetin ruhunu üzerimize kapıyor. Sorun karanlığın boyutu, derinliği değil. Sorun fikirlerimizi, canımızı, malımızı, onurumuzu korumamıza ve karşı karşıya olduğumuz entrika düzenini anlatmamıza izin verilmemesinde.


Susturuluyoruz. Susturulduk.


Kendimizi anlatmamıza bizim kurumlarımızı ve değerlerimizi kullanarak izin vermeyen bir despotizm ve zulüm düzeni kuruldu.


Muhalifler cezaevinde.


Herkes izleniyor, dinleniyor, korku egemen.


Konuşanların başına ne geleceği belirsiz.


Herkes fişleniyor.


Herkes esir alınmaya çalışılıyor.


Doğru bir düşüncenin karşıtı ile değerli olacağı, herkesin kendisini ifade etmesinin yaşamın temeli olduğu artık eski bir anı.


Artık sağduyu, özgüven, itimat, samimiyet gibi değerler yasak.


Kork.


Güvenme.


Bana benze, benim gibi ol.


Ne diyorsam yap, en iyisi benim doğrum.


Anlayışı yaşama egemen kılınıyor.


Gidilen yer, dağılmaktır.


Her alanda lime lime dökülmeye doğru gidiyoruz.


Toplumsal yaşamdan gözleyin:


Trafik canavar.


Ailesini doğrayan baba canavar, anne canavar, evlat canavar, dayı canavar, amca canavar, teyze, hala, komşu, kardeş canavar.


Canavarların hakim olduğu bir toplum.


Yoksulluğa mahkum edilen, yolsuzlukla yönetilen bir toplum.


Bütün bunlara yol açan bir zamanlar fikirlerini dile getirmeleri için canımızı vermeğe hazır olduğumuz, olanaklarımızı seferber ettiğimiz siyasal İslamcı politikacılar.


Onlar, karşıtlarını yok etmek için ne gerekiyorsa yapıyorlar, yapacaklar.


Onların kendini ifadesi için bedel ödeyen “BİZ” ne yapacağız?


Karanlığa teslim mi olacağız?


Kendisinden başkasını yaşatmamaya yemin eden bu zalimlere teslim mi olacağız?


Ya da sessiz kalıp sıranın bize gelmesini bekleyecek miyiz?


Onların özgürlükleri için verdiğimiz kavgayı kendimiz için vermeyecek miyiz?


Gün gibi apaçık üzerimize gelenleri ve bu yaşadıklarımızın bizi götüreceği noktaları, gidişin yönünü görmeyen var mı?


Aptallıkla akıl arasındaki o ara nokta, saflıktır. O çizgi çoktan aşılmadı mı?


Kendi özgürlüğünü savunamayanlara bir hatırlatma:


Özgürlük ve bağımsızlığı karakteri saymayanlar, köleliğe, namus, şeref, onur ve erdemden yoksun yaşamaya mahkum olurlar.


Ölüm, böyle yaşamaktan daha kıymetli geliyor bana.


Henüz zaman varken ve yaşıyorken; özgürlüğe umutla ve mutlulukla dört elle sarılmanın tam zamanıdır.


Yoksa kapısını komşunun feryatlarına ve linçine, katline kapatanlar, saklananlar zamanı gelince kapılarının kırılıp alınacaklarını unutmasınlar.


Teslimiyeti kabullenenlere yıllar öncesinden bir seslenişe selam olsun:


“BİZ dünyadan gider olduk


Kalanlara selam olsun


Ama hep böyle gidecekse bu dünya


Kalanlara haram olsun” 


 


Tuncay Özkan


Yeni Parti Genel Başkanı