Sevgili Yurttaşlarım, Can dostlarım
22 Şubat 2009
Sizlere Türkiye Cumhuriyeti’nin başına son yüz yılda örülen en büyük bela ile ilgili bilgi vermek istiyorum.
Buna bazıları iyi niyetle “Altın Çocukların Altın Devri” diyor. Bana soracak olursanız, emperyalizmin en tehlikeli bölgesel, hatta dünyayı sarsacak oyunu.
Bu oyunda Türkiye’nin tercih edilmesinin nedeni Fetullah Gülen hareketinin Kafkasya, Ortadoğu ve Balkanlarda kazandığı ivmeyle Türkiye’de Ergenekon soruşturmasıyla elde ettiği güç.
Türkiye’yi çok tehlikeli bir yola çıkarmak için düğmeye bastılar. Ben buna “Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olma” hareketi diyorum.
Bunun çok net içerik özetini 21 Şubat 2009 tarihli yazısında Cengiz Çandar anlatıyor. Bu yazının ekinde onu da okuyacaksınız.
Dostlarım,
Herkesi; bu plana, Türkiye’yi Türksüz bırakma, Kürtler’i; kardeşlerimizi, emperyalizmin uşağı yapma, Irak’ta bir yıl içinde yaşanması muhtemel büyük iç savaşa Türkiye’yi çekme oyununa karşı direnmeye çağırıyorum. İran, senaryolarının da devreye sokularak, yaşadıkları ekonomik çöküntüyü, “Kapitalizmin Yıkılışını” savaş yoluyla dayatacakları yeni “Despotik” dönemi hazırlayan bu olguya karşı Türkiye’yi savunmak zorundayız.
Canım Türkiye diyerek, çocuklarımızı savunmak durumundayız.
Evimizi, ailemizi savunmak durumundayız.
Önümüzdeki bir yıl içinde Amerika Rusya’ya karşı Trabzon dahil pek çok yeni üs ve liman isteğiyle kapımızı çalacak. Erbil, Türkmen’lerin büyük dramına tanıklık edecek. Irak önlenemezse 16 ilinde birden, Kuzey Irak ile diğerleri arasında yaşanacak (olmaması için dua edelim) büyük bir iç savaş yaşayacak. İran nükleer tehdit denilerek cezalandırılacak.
Şimdi birileri “Kürtleri içimizde eritiriz, İslam birliği var” diyerek, Kafkasya’da sözüm ona “Pan Türkizm” adı altında “Yeni Osmanlıcılık” numaraları yaparak (Fetullahçılar) Ortadoğu’da bunun devamını getirerek, Türkiye’nin “Yurtta Barış Dünyada Barış” eksenli bölgesel konumunu bozarak, Türkiye’yi bu savaşların ortasına itmek istiyorlar. Bunun için oluşacak muhalefeti Ergenekon, İsrail karşıtlığı gibi yapay gündemlerle bastırmaya çalışıyorlar. Böyle bir savaş; Türkiye, bölge ve dünya için yıkıcı olacaktır. Bizim böyle bir savaşta ne işimiz var?
Türkiye, “Barışı” savunmak, bölgenin insan ve doğa kıyımına karşı çıkmak ve yıkılan kapitalizmin kan ve gözyaşıyla yeni düzen ve egemenlik devamı arzusuna direnmek zorundadır.
AKP iktidarı bu hatalı yolun yolcusudur.
Onları durdurmak şarttır; AKP içindeki bir avuç yönetici.
Onun için hep beraber, AKP’liler dahil bütün Türkiye barış ve kardeşlik içinde yaşamak için bir dizi önlem almalıyız.
Türkiye’yi, herkesi şu konuda düşünmeye çağırıyorum :
“29 Mart yerel seçimleri en son seçme şansımız olabilir! Bir daha seçme şansı bulamayabiliriz. Barış için, kardeşlik için oyunuzu AKP’ye vermeyin. Çocuklarınızın hayatı üzerine oynanan bu oyunu 29 Mart’ta durdurun. Dimyat’a pirince diye çıkılan ve evdeki bulgurdan olduğumuz yüz yıl öncesi cehaletini unutmayın. Barış ve kardeşlik için, hep beraber ağlamamak için, 29 Mart’ta AKP’ye oy yok deyin. AKP’li kardeşlerim, bu sefer oy vermeyin partinize. 2011 genel seçimlerinde verirsiniz. Böylece çocuklarınızın ölmemesini sağlarsınız! Enver Paşa rüyaları görüp, Balkan’dan Yemen’e bizi kırdıranlar, şimdi “Yeni Osmanlı” rüyaları görüyorlar. Emperyalizmin bu zulm ve gözyaşı çağrısına hayır diyelim. Ne çocuklarımız ölsün, ne de bölgede ölecek komşularımızın kanı elimize bulaşsın. Barış için ve barış içinde yaşayalım. Bu basit bir yerel seçim değildir, bu dönülmez yoldan önceki son çıkışımızdır.”
Cehalet hiç bu kadar cüretkar olmamıştı. Bunu durdurmak için herkesi komşusuna koşmaya, onu ikna etmeye, miting, konferans ve konuşmalarla Türkiye Cumhuriyeti’ni, demokrasiyi, barışı savunmaya; hukukun üstünlüğünü ve uluslar arası hukuku korumaya çağırıyorum.
Artık bu cinnet ve cehalet yeter. Hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için. BİZ olmalıyız.
Artık yeter demeye çağırıyorum.
Hepinizi; en içten duygularımla, hasretle, özlemle mahpus gönlümden, gönlünüze yolladığım halishane duygularımla “Vatan, Namus, Ahde Vefa” aşkı ile selamlıyorum. Ulusuma en içten saygı ve hürmetlerimi sunuyorum.
Sevgilerimle,
Tuncay Özkan
Yeni Parti Genel Başkanı
Ek :
Cengiz Çandar – 21 Şubat 2009 Radikal Gazetesi
Milliyetçilik ile Sevres’e; Kürtler ile AB’ye...
Üç hafta boyunca Türkiye dışında kalınca iç siyaset gündemine kolay kolay intibak edilemiyor. Mart sonu yapılacak seçimlerin ateşiyle süren polemikler, insan, ülkesine dışarıdan bakmayı denediği vakit pek ilginç gelmiyor, heyecan yaratmıyor.
Önce Brüksel’de Davos’taki ‘drama’ya yakalandım. Bir süre, Tayyip Erdoğan-Şimon Peres polemiğinin, Türkiye-İsrail ve Türkiye-ABD ilişkilerine ve daha da öteye Türkiye’nin Ortadoğu profili ve uluslararası ilişkiler sistemindeki ‘izdüşümü’ne kafa yorduk. Barack Obama’nın birkaç gün önce hem Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, hem de Başbakan Tayyip Erdoğan ile yaptığı uzun telefon görüşmeleri ve bu görüşmelerde Türkiye için yaptığı değerlendirme, söz konusu tartışmayı noktalamış olmalı. Davos sonrasına ilişkin Türkiye gözlemlerimizin Obama’nın tavrıyla doğrulanmasına memnun olduk.
Münih, Bakü, Erbil ve Azerbaycan. Herbiri birbirinden farklı coğrafya köşeleri. Tartışılan konular da farklı ve ancak hepsine Türkiye’yi yerleştirmek mümkün. Türkler, kendi ülkelerini içerden seyrettikleri vakit ne kadar asabi ve sinirli oluyor ve hatta dudak büküyorlarsa, Türkiye dışarıdan seyredildiğinde ve tartışmaya konu olduğunda, içerden bakılıp günlük siyasetin gelgitlerinin yol açtığı gerginlikler hissedilmiyor.
Bu ‘olgu’yu Mümtaz’er Türköne’nin Erbil’de iken ve Erbil sonrasında Zaman’da üst üste yazdığı son derece ilginç değerlendirmelerde de gözledim. ‘Ülkücü köken’den gelen Mümtaz’er Türköne, Erbil’de ‘Abant Platformu’nun açılış
konuşmasını yaparken ‘Hepimiz Kürt’üz’ sözcüklerini -elbette bir metafor olarak- vurgulamıştı. Yazılarından ‘milliyetçi’ çevrelerde rahatsızlığa yol açtığı anlaşılıyor.
Ancak, Mümtaz’er Türköne’nin son yazısında öyle çarpıcı bir yaklaşımı var ki, bunun isabetini, ben Akdeniz’in ta öte ucundan, Barcelona’dan doğrulayabilirim...
***
‘Küçük Türkiye Milliyetçiliği’ başlıklı son yazısı şöyle başlıyor:
“Sevres’de İç Anadolu Bölgesi ile sınırlı bir ‘Türk vatanı’ öngörülüyordu. ‘Küçük Türkiye’ milliyetçiliği ile, aynı sonua varacak dar ve karanlık bir yolda inatla yürüyenleri kastediyorum. Düşmanlar üreten, nefret kusan, çevreye öfkeyle bakan, hastalıklı ve kompleksli bir milliyetçilik türü bu. Akıl, sağduyu ve mantık bu hasta dünyaya nüfuz edemiyor.”
Yazının şu bölümlerini izleyelim:
“Türk milliyetçiliğinin ilham kaynağı Balkan milliyetçilikleri idi. Cumhuriyet’e kadar Türkçü aydınlar iki kısma ayrılır. ‘Türk kanından olmayan’ Türkçüler ve Rusya’dan gelen aydınlar. Nâzım Hikmet’in büyük dedesi Mahmut Celaleddin Paşa ilkine, Yusuf Akçura ikincisine örnektir. Türk milliyetçiliği, imparatorlu kültürü ile yoğrulmuş bu topraklara yabancıdır. Cumhuriyet’in ulus-devlet projesi ise bir mecburiyettir. Bu projeyi gerçekleştirmek için seferber edilen milliyetçi tezlerin çoğu abartılı ve uydurmadır. Ergenekon efsanesi ve kurt figürü gibi. Maksat Osmanlı’dan uzaklaşarak çok eski ve belirsiz bir tarihi, 5 bin yıl öncesini referans alarak yeni bir ulus devlet tarihi inşa etmekti. Eski Çin almanaklarında yer alan Orta Asya coğrafyasına dair belirsiz bilgiler, üzerine Türk damgası vurularak bu şekilde yorumlandı.
Cumhuriyet Türkiye’si çok önem verdiği eğitim aracılığıyla, ulus-devletin yerleşmesine ve pekişmesine hizmet edeceği varsayılan bu uydurma tezler ile beynimizi adeta iğdiş etti. Bu tezleri sorgusuz sualsiz ‘bir din’ gibi benimseyenler ve bu inançlarla mutlu yaşayanlar için artık uyanma vakti geldi. Çünkü bu saçma sapan tezlerin üzerine, ancak bize Sevres’in layık gördüğü ‘Küçük Türkiye’yi inşa edebilirsiniz...
Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde ulus-devletin bütün gayretine rağmen homojen tek bir halk yaşamıyor. Herkesi ‘Türk yapmak’ veya boyun eğdirmeye kalkmak ‘Küçük Türkiye’ye rıza göstermek demek. ‘Herkese aynı dili dayatmak’ bugün Kürtlere ‘Kendi dilini kullanmak için kendi devletini kur’ demekten başka anlama gelmiyor. ‘Tek devlet ve tek bayrak’ı yaşatmak için devletin ulusun herkesin rızasını alarak yeniden tanımlamak zorundasınız...
5 bin yıl öncesinin masallarıyla uğraşmak yerine ayrılalı aradan henüz 100 yıl bile geçmeyen yakın coğrafyanıza yönelmek zorundasınız. Bu coğrafyada yaşamanın bir raconu var. Milliyetçiliğin dar kalıplarını kırıp büyük düşünmek zorundasınız. Bunun için ise en fazla Osmanlı kadar Türk olabilme hakkına sahipsiniz. Daha fazlası ile ‘Küçük Türkiye’de koyun gibi mutlu yaşarsınız...”
Sevres’in bizlere biçtiği ile şu dönem ‘Türk Milliyetçiliği’nin müthiş kesişme noktası ve ortaklığı ancak bu kadar çarpıcı ve etkili biçimde anlatılabilir...
***
Barcelona’da ‘Avrupa’nın Kapıları’nda’ başlıklı konferansta, Belgrad’ın kalburüstü entellektüellerinden bir sosyal tarih profesörünü dinliyordum. Sırpların AB’ye ilişkin ‘ikircikli’ duygularını anlatıyordu. Sırp siyasi eliti ve entelektüellerinin kendilerini ‘milliyetçi proje’den sıyıramadıklarını açıklıyordu.
Sırpların, ta 1804’de bağımsızlık arayan ‘ilk Osmanlı ulusu’ olduğunu hatırlatan ve bunun ancak 1878’de Berlin Konferansı’yla mümkün olabildiğini söyleyen Dubrovka Stojanoviç, Sırp siyasi eliti ile entelektüellerinin 19.yüzyıl sonunda ülkenin sosyal ve ekonomik gelişmesini, bir başka deyimle ‘Avrupalılaşması’nı ‘Büyük Sırbistan’ hayali uğrunda feda ettiklerini hatırlattı.
İşin ilginç yanı, ‘milliyetçilik ile enfekte’ Sırp siyasi eliti ve entelligentsiyası aynı hatayı, yani ‘Büyük Sırbistan hayali’ peşinde koşma hatasını 20.yüzyıl sonunda bir kez daha, başta Bosna’daki soykırımsal savaşla tekrarladı. Sırbistan, bırakın ‘Büyük Sırbistan’a ulaşmayı, şimdi Avrupa kapılarında, yönünü bulmaya çalışarak, gidip geliyor.
Ukrayna ve Sırbistan tecrübelerini dinlerken, Türkiye’deki güncel tartışmalarla ilgili birçok ortak yön bulunduğunu kavradım. Türkiye’nin Sırbistan ile Ukrayna’dan ayrılabildiği taraflar, ‘avantajlı’ yanları.
‘Milliyetçilik’ ile ‘Küçük Türkiye’ye rıza gösterip, Avrupa’dan, demokrasiden ve refahtan uzaklaşıyorsunuz. Elinizdeki ‘Küçük Türkiye’yi ise içinizdeki ve çevrenizdeki ‘Kürt ur’u’ ile koruyabilmeniz de kuşkulu hale geliyor.
‘Osmanlı bakış açısı’nı 21. yüzyıl şartlarına adapte ettiğinizde, ‘Küçük Türkiye milliyetçiliği’ni alt ettiğinizde ise, içinizde ve çevrenizde müthiş bir ‘Kürt iksiri’yle güçlenip, Avrupa kapısından içeri ayağınızı sokuyor, demokrasi ve refah yolunda yürümeye başlayabiliyorsunuz.
Bu olguyu en iyi kavrayabileceğiniz yerlerin başında İspanya gelir. İspanya, yüzyıllar önce dünyanın birçok denizine, kıt’alara hükmeden büyük bir güç idi. 20. yüzyılın ortasında, milliyetçiliğin elinde, Franco faşizmiyle güçten düştü. Şu sıra ‘ulusal sorunu’nu çözmüş, AB’nin en etkili ve rahat ülkelerinden biri.
İspanya bünyesindeki Katalunya’da, Barcelona’da bu olgunun tanığıyım...

